F Tipi Klavye Gençliği bunlar!…
2 Şubat 2008 · Yazicidan Cikti Al ·
Tiyatro ve sinemanın usta oyuncusu Ferhan Şensoy, Son Ders: Aşk ve Üniversite’de, 70’li yıllarda üniversitede Deniz Gezmiş’in izinden giden bir üniversite öğrencisiyken, bir polis baskınından sonra izini kaybettirerek yurt dışına giden, daha sonra Saffet Ercan kimliğiyle yıllar sonra Türkiye’ye dönen bir üniversite hocasını canlandırıyor… İşte Star gazetesinden Serdar Akbıyık’ın Ferhan Şensoy röportajı…
12 Mart dönemindeki üniversite gençliği ile günümüz öğrencisini karşılaştıran Son Ders: Aşk ve Üniversite’nin başrol oyuncusu Ferhan Şensoy yine ses getirecek açıklamalarda bulundu. Günümüz gençliği için F Tipi Klavye Gençliği diyen sanatçı ile 8 Şubat’ta vizyona girecek olan Son Ders: Aşk ve Üniversite filmini ve projelerini konuştuk…
Bu senaryo size nasıl geldi?
Filmin senaristi Uğur Yağcıoğlu televizyon dizileri yazmış, yönetmiş bir arkadaşımız. Nedense bana gelen sinema senaryolarının çoğu dram ağırlıklıdır. Ve bu projeleri her hayata geçirdiğimde insanlar dramatik bir rolde olmamı yadırgarlar. Filmlerim içinde en dramatik rol Son Ders’te canlandırdığım karakter. Uğur zaten film için ‘komedi-dram’ diyor. Bir 12 Mart hesaplaşması. O dönem gençliği ve günümüz gençliğinin bir karşılaştırması da var filmde. Öğrencilerin önce garipsediği, daha sonra çok sevdikleri Saffet Hoca’yı oynuyorum.

Senaryo sizi düşünerek mi yazıldı?
Sanmıyorum böyle bir konuşma geçmedi. Ama aklına ben gelmişim bitirdikten sonra. Ona ‘Ters adamdır’ demişler, böyle bir şöhretim var. Aslında değilimdir ama nedense insanlar benden ürküyorlar. Gelip gelmemek arasında tereddüt etmiş. Arkadaşları ‘Sakın gitme fırça yersin’ falan demişler, niyeyse? Sonuçta adam bana bir teklif getiriyor, oynarım, oynamam; ne olacak. Bir röportajı birlikte yaptık, orada da söyledi. ‘Bize Ferhan Şensoy’u bir anlattılar ben çok korkarak geldim fakat bizim çalıştığımız o adam değildi’ dedi.
Şu an üniversite öğrencilerinde gördüğünüz farklılık nedir?
Şimdiki öğrenciler politika ile ilgili değil. Örneğin nereye oy vereceğini bilmeyen bir gençlik ile karşı karşıyayız. Çünkü bilmiyorlar, izlemiyorlar. Ortada kalmış bir gençlik bu. Bu sadece politika konusunda değil kültürel anlamda da böyle. Tiyatroya gitmiyorlar, Amerikan filmlerine gidiyorlar. Biracıya, diskoya, konsere gidiyorlar ama baleye, operaya takılmıyorlar. Bir de ben onlara ‘F Tipi Klavye Gençliği’ diyorum. Oturmuşlar bilgisayar başına hapisler resmen. Neredeyse ‘McDonalds’ı tıklayayım hamburger buraya gelsin ben yerimden kalkmayım’ diyecekler. Öyle bir gençlikle karşı karşıyayız. Tabii böyle olunca politik bir görüşleri de olmuyor.

Burada sinemanın değişen toplum şartlarında tiyatronun yerini almaya başladığı düşünülebilir mi?
Hiç sanmıyorum çünkü sinema yeni bir şey değil ki. Sadece tiyatroya oranla daha yeni. Televizyon ilk çıktığında veya sinema ilk çıktığında bunları rakip olarak görmüşlerdir tiyatroya ama karşılaştırıldığında çok farklı şeylerdir. Tiyatro her gün canlı olarak yapılan ve izleyicisi ile paslaşarak üretilen bir şeydir. Ertesi günkü oyun bir önceki günün aynısı değildir. Sinema öyle değil; koyarsınız dolaba, yıllar sonra da izleyebilirsiniz.
Sinema ile ilgili projeler var mı?
Evet var hem de birkaç tane var. Oğlum Mert ile çalışıyoruz. Bir tanesi Kazancı Yokuşu, bunu film yapmak istiyoruz. Tabii büyük bir prodüksiyon ve sponsor istiyor. Bir de benim bir öykümün üzerinde çalışıyoruz. Şöyle üç ay falan tatilim olursa onu yapmak istiyorum. Çarşamba ve Almanya’da geçen bir film bu. Ama tiyatrodan dolayı sinemaya çok fazla vaktim olmuyor.

Oğlunuz ile çalışmak zor mu?
Hayır, Mert Baykal 9 yaşında orta oyuncuları ile profesyonel oldu, Erol Günaydın, Münir Özkul ile başladı. Sonra “Parasız Yaşamak”ta benle kafa kafaya başrol oynadı. Çok yetenekli de ama “Baba ben tiyatrocu değil sinemacı olacağım” dedi. 19 yaşında itibaren oyunculuğu bıraktı sinemacı oldu. Gitti dışarıda okudu geldi. Burada önce asistan oldu, reklâm filmleri çekti, sonra da filmi çekti. Üslûbun çok içinde. Üstelik Pardon filmini de zaten 5 yıl kadar tiyatroda oynadık. Yani biz aynı hikâyeyi aynı karakterlerle sinemada oynadık. “Şunu şöyle oynayın” diye bir şey yoktu bu filmde. Herkes ne oynayacağını biliyordu, Mert de biliyordu herkesin ne yapacağını. Oynadığımız tiyatro rolünün filmini yaptık.
Son çektiğiniz filmin hem senaryosu hem yönetmeni Uğur Yağcıoğlu. Bildiğim kadarı ile daha önceden çekilmiş bir filmi yok. Bu da bir risk sayılmaz mı? Bunu nasıl karşıladınız?
Benim son 3 filmim genç yönetmenlerin ilk filmleri oldu. Ben genç yönetmenlere böyle şanslar verilmesinden yanayım. Beni heyecanlandırdı. Ben başlarken söylüyorum zaten “İlk film çok zordur aslında ilk filmi çekmemek lâzımdır, hep ikinciden başlamak lâzımdır” diye. Uğur çok başarılıydı ve biz uyum içinde çalıştık. Sonuç olarak onun senaryosu onun kafasında bir şeyler var ve onun istediği şeyleri yapacaksın. Zaten oyunculukta budur.

Senaryoyu sizi düşünerek mi yazmış?
Sanmıyorum böyle bir konuşma geçmedi. Beni düşünerek yazmamıştır. Ama aklına ben gelmişim bitirdikten sonra. Ona da demişler ki ters adamdır, benim böyle bir şöhretim var. Aslında değilimdir ama nedense insanlar benden ürküyorlar. Gelip gelmemek arasında tereddüt etmiş. Arkadaşlarına sormuş onlarda “sakın gitme fırça yersin” falan demişler, niyeyse? Sonuçta adam bana bir teklif getiriyor, oynarım, oynamam ne olacak. Çekinerek gelmişti. Bunu da kendisi de söylüyor zaten. Geçenlerde bir röportajı birlikte yaptık orada da söyledi. “Bize Ferhan Şensoy’u bir anlattılar bir anlatırlar ben çok korkarak geldim, fakat bizim çalıştığımız adam o adam değildi” dedi.
Serdar Akbıyık / 2 Şubat 2008







Yorumlar
Bu yazi hakkinda yorum yapmak istiyorum!
Yorum yapabilmek icin uye girisi yapmalisiniz.