Bir sinema duayeni: Sadi Çilingir
7 Nisan 2008 · Yazicidan Cikti Al ·
Röportaj: Köksal ARAS - Sektörün içinde büyük, küçük, genç, yaşlı kime sorarsanız sorun, ilk gösterecekleri kişi Sadi Abi, nam-ı diğer Sadi Çilingir olur. Aslında o bir memur emeklisi. Türkiye Elektrik Kurumu’nda 25 yıl gibi uzun bir görevi sığdıran Çilingir, son 2 senedir adını verdiği sadibey.com sitesiyle sinema sektörünün adeta dinamizmini oluşturuyor. Hiç kuşku yok ki, sinemamızın tanıtımına, gelişmesine önemli hizmeti dokunan Çilingir, aynı zamanda bir SİYAD üyesi. Sitesinde sinemadan en son haberler, görsel materyaller, onun sevdikleri, beyazperde yazıları, sinemanın daha fazla kitlelere ulaşmasında yaptığı katkı kuşkusuz çok önemli.
Kendisine bütün bu uğraş neden? diye sorduğumuzda, Sadi Abi tüm sıcaklığıyla sevmeyi işaretliyor. Sadi Çilingir’in kıymetini şimdi anlamalıyız. Çünkü ülkemizde kıymetli insanların malesef hayattayken değerini anlayamıyoruz. Sinemalife.com olarak, Sadi Abi’yle sinemaya olan ilgisini, bugüne kadar yaptıklarını ve bundan sonra yapacaklarını konuştuk.
Sadi Çilingir ismiyle internette gezinti yaptığımızda karşımıza Türkiye’deki bütün sinema sanatını kavrayan duayen yazıyor. Bunu nasıl yorumluyorsunuz?
Evet, bu yazıyı gördüm. Çok da onurlandım. Fakat duayen olmak için daha çok yol kat etmek gerekiyor. Sonuçta bir insan bir işi severek ve isteyerek yaptığı zaman, belli birikimi oluyor ve o birikimin yansıması olarak değerlendiriyorum.
Sinemaya olan merakınız nasıl başladı?
1970’lere uzanıyor bu merak. O zamanlarda görüntü olarak sadece ‘sinema’ var. Güzel filmlerin tadına varma isteği sinemayla ilgili ne bulursam okuma alışkanlığı oluşturdu bende. Dolayısıyla bu belli bir birikim sağlıyor insana. Birikimin belli bir noktaya geldiğini anladım, sonraki yıllarda profesyonelce işin içine girdik. Halen devam etmekte olan, film şirketleriyle tanıtım işleri vs. derken gelişti merak duygusu. Sinema zaten ucu bucağı olmayan okyanus gibi bir şey. Binlerce film geliyor geçiyor, gün geliyor sinema monotonlaşıyor gibi olsa da klâsik bir söylemle 7. sanat dediğimiz sinema, içinde müzik, edebiyat, resim, heykel, spor her şeyi barındırıyor. Dolayısıyla öğretici yanı çok fazla.
Sizin, aslında Türkiye Elektrik Kurumu’nda 25 yıl gibi bir çalışma döneminiz var, o dönemden biraz bahsedebilir misiniz?
Evet, ben Türkiye Elektrik Kurumu’nda harita teknisyeniydim. Son 3 yılımda da Marmara Bölgesi Kamulaştırma Şefliği yaptım. Bu mesleği icra ederken de, sinemayı severek takip ettim. Merakımın devamı olarak 89 yılından beri sinema yazıları yazıyorum. Yazılarımın başlamasındaki sebep de iş hayatında emeklilik öncesi gezginci bir vatandaş olmam. 1989 senesinde sinema tam çökmüş durumdaydı. Özellikle sinema salonları. Çöküş döneminde, gittiğim kasabalarda, şehirlerde sinemanın bu durumuna bakarak üzüntü içinde sinema salonlarını araştırıyordum. Eskiden kullanılan sinema salonları bir bakmışsınız kereste deposu olmuş, kimisi spor salonu olmuş, sinema salonu kalmamış memlekette. O salonların hali içler acısı duruma gelmişti. Bende bunların peşine düştüm, yaklaşık 20-30 tane meselâ Kırklareli sinemaları, Edirne sinemaları, Pamukova sinemaları, Akyazı sinemaları, Adapazarı sinemaları gibi nostaljik hikayelerle beraber geçmiş zamanı muhafaza eden, hatırat yazıları yazmaya başladım. Örneğin Pamukova’da sinemacı ararken, birini buldum, adam anlatmaya başladı eskiden köylerden kasabaya öküz arabaları ile film izlemeye gelirlermiş, yazlık sinemada filmi izleyip yine köylere dönerlermiş. O hikâyeleri kaleme aldım. Sinema sektörüne atılmam bu şekilde başladı. Derken 1999’da Pinema Film’de çalışırken, aylık yayınlanan ve sinemalarda ücretsiz dağıtılan Cinemascope Dergisi’ni 12 sayı çıkarttık.
Sinema sektörüne hizmet veren, portal ve dergiler var. Hiç kuşku yok ki, sadibey.com’un yapmış olduğu hizmet, ülkemizde sinema sektörünün canlanması adına çok büyük bir katkı yapıyor. Bu açıdan bakacak olursak, sizin rolünüz çok büyük, insanın aklına hemen şu soru geliyor: Neden?
Çok seviyorum işimi, o yüzden. Sinema Gazetesi’nde yazdığım dönemlerde, 20 sene önce izlediğim bir filmden çıktım, çok iyi hatırlıyorum Meryl Streep oynuyordu, sinema çok kalabalıktı. Çıkışta sinemacı arkadaşlara sevinçle, “ne güzel, para kazanıyoruz” dediğimi hatırlıyorum. Sanki paralar kendi cebime giriyormuş gibi seviniyordum. Sonuçta başkasının cebine giriyor o para ama her sinemanın hasılat yapması benim hoşuma gidiyor. Sadece sevmekle alakalı bir durum. Kişi isteyerek yaparsa bir şeyi, illaki para anlamında değil ama mutlaka kazanım oluyor.
Sinemamızda şimdilerde farklı yapımlar görüyoruz ve film sayısında artış var. Bu anlamda değerlendirmeniz nedir?
1989’da ülkemizde sinema tam çökme noktasındayken, Amerikalılar geldi, Warner Bros. Türkiye’ye giriş yaptı, UIP büro açtı. Çok iyi hatırlıyorum 89 senesinde, o çöküş döneminde, ‘Dokunulmazlar’ ve ‘Yağmur Adam’ filmleri ülkemizde vizyona girdi. Öncesinde filmler ithal yoluyla geliyordu fakat zaman zaman ödemelerde aksamalar olduğundan Amerikan firmaları Türkiye’ye film göndermeyi durdurmuştu. Bunun üzerine çare olarak kendi bürolarını açmayı uygun buldular ve iyi de oldu. İlk dönemler en fazla 10 ya da 15 kopya geliyordu; fakat sonraları kopya sayısı çoğalmaya başlayınca, Türkiye’deki sinema sektörü canlandı. Şimdi yabancı filmler 100, 150 kopya ile gösterime giriyor. Adamları eleştiriyoruz Amerikan sineması, vs diye ama sinema sektörünü kurtarmışlardır. Amerikalılar’dan filmler geldikçe de salonlarımızın standardı yükseltildi. Çünkü perdenin iyi olmasını, koltukların iyi olmasını, kaloriferlerin yanmasını şart koştular. 74’de televizyonun hayatımıza girmesi, 89’daki çöküş 95’e kadar devam etti, 95 sonrasında da sinemanın canlanmasıyla ülkemizdeki sinema sektörü kurtarılmış oldu. Bugünkü Türk sineması da bu canlanmayla birlikte teknik açıdan mükemmele yaklaştı. Bizim sinemamızda hâlâ bir dil ve üslûp eksikliği var. Fransız sinemasının, İtalyan sinemasının, İran sinemasının kendine has bir farkı vardır, tanımlayamasan bile farklılığını hissedersin. Ama bizim sinemamız hala ortak dilini bulamamış halde. Senaryolarda kendi kültürümüze yönelmemiz lazım. Şimdi Türk filminin aksiyonu Amerikan sinemasından, draması İtalyan sinemasından alınıyor sonuçta karmakarışık bir şey ortaya çıkıyor. Yerli filmler eskiden küçümseniyordu, şimdi yerli film izleyicileri oldukça fazla. Mesela Zeki Demirkubuz, Ömer Kavur’lar özel film çalışmalarıyla izleyicinin karşısına çıkıyordı ve o dönemlerde dar imkânlarla iyi çalışmalar yaptılar. Şimdiyse durum biraz farklı, bir bakmışsınız, bir oyuncu bir dizi setinden 2 gün izin almış gelmiş, öbürü başka bir diziden veya film setinden izin almış gelmiş. Sonuçta ne oluyor, tam olarak mesai harcanmamış oluyor o film için, oysaki bütün mesainizle o filmin içinde olmanız lâzım ki, mükemmel olsun.
sadibey.com’un oluşum sürecini anlatır mısınız?
Sinema Gazetesi’nde çalışırken, herkes birbirine ismen hitap ederdi. Ben söz konusu olduğumda da yaşıma hürmeten Sadi Bey diye hitap ediyorlardı. O dönemlerde profesyonel yazar değilim. 1989’da Sinema Gazetesi ücretsiz dağıtılıyordu. Şöyle bir duyuru yapılmıştı gazetede, “Sinemayla ilgili aklınıza ne gelirse yazın yayınlayalım.” Bende oturdum yazdım. O zaman bilgisayar yok, herhangi bir iletişim aracı yok. Filmlerin yönetmenini, künyesini çeşitli kartlara yazardım, arşiv olarak tutardım. Sinema salonlarının durumunu anlatan bir yazı kaleme aldım. Sinemaların girişlerine bakıyorsun ışıklar yanıyor, süslü püslü pırıl pırıl, merdivenlerde halılar vs. çıkarken de tam tersi daracık yerden çıkartıyorlar seni. Bir tarafta çöp kovaları, bir tarafta yangın söndürme tüpleri, çıkış pis. Gelen seyirci aynı seyirci, çıkan seyirci de aynı seyirci. Gelirken izleyiciyi bu kadar şatafatla karşılıyorsun tamam. Parasını aldın diye bu kadar kötü bir yerden mi çıkartman lâzım. Mesela bunları. Yazdıklarım oldukça ilgi çekmiş, sonra “her hafta bize yaz” dediler. Bende yazar değilim, bir şey değilim, ne yazacağım kara kara düşünmeye başladım. Sonra böyle böyle yazmaya başlayınca, şuradan buradan derken, gazetenin yazarı olduk. Gazetede devamlı yazmak zorunda kalınca konu bulmakta zorlanmaya başladım. Yazının belli bir uzunluğu var, yazılan her konuda aynı uzunluğu tutturamıyorsun. Kendimce özel notlar almaya başladım. Mesela okuduğum kitaplarda sinemayla ilgili cümleleri “Sadi Bey’in Edebiyattan Aldıkları”, film seyrederken not ettiğim bazı güzel sözleri “Sadi Bey’in Beyazperde Yazıları” başlıklarıyla yazılarda kullanmaya başladım. Sadi Bey başlığı gazetede bu şekilde hoş bir işlev edindi. Sonra Sadi Bey’in buldukları, sevdikleri, derken, sadibey.com adında karar kıldık. Web sitesine isim bulmak hakikaten çok zor. Nedense belirli bir konuda web sitesi açıldığında hep o konunun temel adıyla üretiliyor tüm web sitesi adresleri. Sinemayla ilgili çok isim vardı, bizimki de böyle olsun dedik. Adı sinemayla ilgili olmayan önemli bir sinema sitesi oldu. Bu da sadibey.com’a has farklı bir özellik. İlgi çoğaldıkça basın bültenler düzenli gönderilmeye başladı. Sitenin amacını gelen bülten ve yüksek çözünürlüklü fotoğrafları sinema basınına aktarmak olarak belirledik. Amacına uygun olarak basına hizmet ediyor.
Bu anlamda sadibey.com’un basına çok büyük hizmet verdiğini söyleyebiliriz değil mi?
Evet. Aldığımız duyumlara göre sadibey.com amacını yerine getiren bir web sitesi. Manevi getirisinden başka bir kazancı olmasa da hizmet vermeyi sürdürecek, çünkü sinema sevgimiz her geçen gün artarak sürüyor. İnsanları kıramıyorsunuz. Elimizden geldiğince ulaştığımız bütün materyalleri koymaya çalışıyoruz. Sonuç itibariyle bugün sadibey.com doğru bilgi veren güvenilir bir web sitesi olmuştur. Ama bu işin benim çok büyük zamanımı da aldığını da söylemeliyim.
Medyada çok tartışılan SİYAD’ın Yumurta’ya verdiği 8 ödül için neler söyleyeceksiniz?
Yumurta’nın 8 ödül kazanmasını bir SİYAD üyesi olarak hem uygun görüyorum, hem de uygun görmüyorum. Hıncal Uluç sivri bir isim olarak çok kınadı bu ödülü. Ben inanıyorum ki, SİYAD’tan 11 ödülün 8 tanesi ‘Beyaz Melek’e çıkmış olsaydı bu sefer Hıncal Uluç değil de başka bir yazar; “Bu SİYAD bu kadar mı zevksizmiş, sinema sanatından bu kadar mı anlıyormuş. Beyaz Melek, insanları istismar eden, duygu sömürüsü yapan bir filmdi.” diye yazacaklardı. Dolayısıyla bir seçim olmuş netice çıkmış. SİYAD oylamaları nasıl yapıyor ona bakmak lazım. Öncelikle o yıl çıkan bütün filmler üyeler tarafından oylanıyor. Her dalda 5 tane en iyisini seçiyor ve bütün puanlar toplanıyor, ardından da ilk 5’ler belirleniyor. Böylelikle ilk eleme yapılmış oluyor. İkinci eleme de de aynı sistemle oylama yapılıyor. Ondan sonra da netice ortaya çıkıyor. Dolayısıyla mevcut puanlama sistemine göre hiç eleştirilemeyecek bir sonuç çıkmıştır. Ama şöyle bir zaaf var, şu anda SİYAD bunları müzakere ediyor. Diyelim ki, ‘x’ filmi 20 kişi birinci sıraya koydu, ‘y’ filmini de 50 kişi ikinci sıraya yazdığı zaman, ikinci sıradaki film ister istemez üste çıkmış oluyor. Aslında ön eleme sisteminin kaldırılması gerekiyor. Bütün filmler değerlendirmeye girmeli ve sonuca da herkesin razı olması gerekir.
Röportaj: Köksal ARAS - sinemalife.com





Yorumlar
Bu yazi hakkinda yorum yapmak istiyorum!
Yorum yapabilmek icin uye girisi yapmalisiniz.